Türban demokratısın! Hayır değilim!

AKP’ye dönük “Türban demokratı” suçlamaları yükseliyor. AKP yanlıları ve karşıtları adeta aynı kalıptan çıkmış değer yargılarıyla, aynı şekilde akıl yürütüyorlar. Tayip Erdoğan’ı bir kurtarıcı, reformcu, demokrasi kahramanı gibi görenlerin yanında karşıtları da onun söylemindeki ve eylemlerindeki tutarsızlıkları işaret edip yükleniyorlar.“…Hani özgürlüklerden yanaydın? İşçilere reva gördüğün bu zulüm ne? Başörtüsü için gösterdiğin çabayı neden 301 konusunda göstermiyorsun? Demek ki sen Türban demokratısın. Kendine kadar demokratsın. Değişmedin…”

Kapatma davası ve 1 Mayıs olayları ile Türkiye’nin içine girdiği şu dönemde her şeyden çok liberalizm denen şeyi anlamaya (veya yeniden anlamaya) ihtiyaç var sanırım.

Liberal bir parantez

Bu konu ile ilgili çeviriler, makaleler yayınlama niyetimizi açıkladığımda liberal bir dostum “aman dikkat et, her türlü hakarete maruz kalacaksın, Türkiye’de liberaller hiç sevilmez” demişti. Hakaretler o kadar umurumda değildi, sadece yanlış anlaşılmaktan korkarım.

Liberalizm kategorisi altında bir dizi yazı yayınladık. Ne yazık ki liberalizm kavramı hâlâ liberal ekonomi ve kapitalizm ile aynı şey sanılıyor ülkemizde. Yani çoğunluk liberalizmden nefret ediyor veya korkuyor ama çok az insan ne olduğunu biliyor aslında.

Tam olarak neden bahsedildiğini öğrenmek isteyenlere özellikle Pascal Salin‘in yazılarını önerebiliriz. Ama kısaca liberalizmin temel ilkesinin her hangi bir toplumsal sorunu çözerken ağırlığı merkezî bir otoriteden değil bireysel özgürlükten yana koymak olduğunu söyleyebiliriz.

AKP karşıtları ve yanlıları aynı saftalar

Son zamanlarda muhafazakâr AKP’nin kafası biraz karıştı; tabi bu arada neyi muhafaza ettiği de. İster modernlik yanlısı Kemalistler söz konusu olsun isterse muhafazakâr kesim, hemen herkes değişimin hükümetten gelmesini bekliyor.

301′in Türklükle alâkası olmadığını, sadece “kafaya göre traş” yapabilmeleri için savcılara sınırsız yetki veren bir tür engizisyon yasası olduğunu yazmıştık. Türkiye’de yaşayan insanlar bu durumdan YETERİNCE rahatsız olmadığı sürece AKP’nin bunu kökünden halletmesi zor. Bütün güzelliklerinin yanında Türkiye ırkçılık gibi insanlık belâsının pusuda beklediği bir ülke. Cenaze törenlerinde bile futbol maçı gibi Türk bayrakları sallamaktan, milliyetçi sloganlar atmaktan utanmayan insanların bulunduğu bir ülkeden bahsediyoruz aynı zamanda. Kürtçenin yasaklanabildiği, insanlara işkence yapmanın “hoş görülebildiği” bir coğrafyadan.

Hıristiyan vakıfların mallarının gasp edilmesi sıradan bir Türk vatandaşını ne kadar rahatsız ediyor? Bir sinagogun çatısını tamir etmek için belediyelerin bin dereden su getirmesi ne CHPlilerin ne de AKPlilerin umurunda oldu. Bir çok Ermeni Türk mahkemelerinde “ecnebi” muamelesi gördü. Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden biri olan Zaman tutmuş “Ermeniler DİSK yönetimine geçmiş olsuna gitti” diye haber yapmış. Sanki Ermeni ve/veya sendikalı olmak bir suçmuş gibi. Diğer çok satan gazetelerin, özellikle de Hürriyet ve Milliyet’in ırkçılığını anlatmaya sayfalar yetmez.

Irkçılığın böylesine kök saldığı bir ülkede sırf başbakan istiyor diye özgürlükçü politika yapılamaz. Bırakın oy kaybetmeyi, çalışma arkadaşları peşinden gitmez. Gitseler bile uygulayıcılara, yargıya, polise söz dinletemezler. Nitekim Dink cinayeti, Susurluk ve Şemdinli soruşturmaları ve daha niceleri bunun ispatı niteliğinde.

İşçi hakları ve Türkiye’nin değer/fikir altyapısı

Tuzla tersanesindeki ölümlere veya 1 Mayıstaki olaylara da aynı pencereden bakacak olursak kendimize şu soruyu sormak gerek: işçi hakları kavramı ne temsil ediyor Türk seçmeni için? Meşhur “sınıf bilinci” ne zaman oluştu ki kim savunacak? Meydanlarda halay çeken, fabrikalarda grev gözcülüğü yapanları kasdetmiyorum. Fikrî altyapı olarak Türkiye’de işçi kimliği var mı ki işçi hakları diye bir şey olsun ve AKP bunu savunsun? Müslüman veya Türk kimliği çok daha ön planda bu ülkede. Buna paralel olarak da bölgesel aidiyet. Ama “bunlar umurumda değil, ben her şeyden önce işçiyim arkadaş” diyen “enternasyonal” vizyonda bir fikrî altyapı yok. Olsaydı en azından buna hitap eden bir siyasî parti olurdu, biz de bilirdik!

Düşünceler sitesinde güzel bir eleştiri yayınlandı Yol Ayrımı başlığı ile. Gerek bu yazıya gelen yorumlar gerekse bizim sitede yapılan 1 Mayıs konusundaki tartışmalar hep aynı soruna işaret ediyor:

AKP’li olsun olmasın hemen herkes TEPEDEN İNME ideal bir çözüm bekleyişi içinde: Adeta 2ci bir Atatürk arayışı!

“Kardeşim bizi öyle kamu hukukuyla, 1800lerin ulus devlet tarihi ile filan yormayın. Parası (/oyu) neyse verelim, evropa usulü pilav üstü bir demokrasi getirin. Yanında bir de hoşaf olursa gel keyfim gel.”

“Her millet layık olduğu biçimde yönetilir” (SAV) ile işaret edilen gerçeği tekrar tekrar test ediyoruz ama gene de yetmiyor. AKP istese bile Türk milletine layık olduğundan daha iyi bir yönetim sağlayamaz. Bu “doğa boşluk sevmez” gibi bir prensip. Eşyanın tabiatı diyelim biraz ahkâm kesmek için.

İster “İslâmî” olsun isterse “modernist” devlet eliyle ideal bir toplum kurma çabası modası geçmiş, bozukluğu ispat edilmiş bir yaklaşım. Liberaller buna konstrüktivizm diyorlar. Yani belli bir şartnameye göre bir toplum inşa etmek. Ya Kemalistler gibi zorla modernleştirmek ya da toplumdaki değişim isteğine rağmen ZORLA gelenekleri, dinî uygulamaları “MUHAFAZA” etmek. Her ikisi de aynı kapıya çıkıyor: Dayatmacılık. Konstrüktivizm konusuna liberal bakışı Pascal Salin bir makalesinde çok güzel anlatmıştı. Uzun ama okumaya değer.

AKP’ye sık sık yöneltilen eleştirilerden biri de “laiklik konusunda hassas olan” kesimlere yeterli derecede garanti veremedikleri. Bu garantinin de devletten/hükümetten değil dindar Müslümanların yaşam ve tutumlarından geleceğini düşünüyorum. Liberal bir demokrasi kurulabilirse dindar Müslümanlar da dahil herkesin daha huzurlu yaşayacağı kanaatindeyim. Ama AKP bunu Türk milletine rağmen yapamaz, ancak Türk milleti sayesinde yapabilir.

Bu konuda hislerime tercüman olmuş olan Mustafa Akyol’un satırlarıyla bitiriyorum yazımı:

“[…] Örneğin komünist rejimler bireylerin mallarına ve mülklerine el koyar, onları istemedikleri işlere koşar, dahası fikir ve inançlarından dolayı cezalandırır. Dinci diktatörlükler ise, kendi din anlayışlarını bireylere zorla dayatır. Mesela Suudi Arabistan’da namaz vakti geldiğinde insanları zorla camiye gönderen “din polisleri” vardır. Yani Suudi vatandaşlarının “ibadet etmeme özgürlüğü” yoktur, aynen “başını bağlamama” özgürlüğünden mahrum bırakılan İran kadınları gibi.

Bu dinci diktatörlükler “dine hizmet ettikleri” iddiasındadır. Oysa uyguladıkları baskı, dinin ve özellikle de İslam’ın özünde var olan “gönüllülük” ilkesini ayaklar altına almaktadır. Camiye gidip namaz kılmanız, ancak bunu gönüllü olarak yapıyorsanız bir anlam ifade eder. Polis zoruyla elde edilen şey ise dindarlık değil, ikiyüzlülüktür. Ve bu yüzden modern çağda İslam’ın en iyi yaşanacağı siyasi düzen, belirli bir din yorumunu dayatacak bir “İslami rejim” değil, tüm bireylere özgürlük sağlayacak liberal demokrasidir.[…]”

Makalenin tamamı için

Mehmet Yılmaz

0 Yanıt, “Türban demokratısın! Hayır değilim!”



  1. No Comments Yet

Yorum Yapın




BURADA

web tracker